"KADERİMSE
ÇEKERİM" YA DA
BİR SAVUNMA OLARAK KADER
Yaşantısında her insanın karşılaştığı ve aşmakta zorlandığı ya da
aşamadığı bir çok güçlük olmaktadır. Bu güçlükler karşısında gösterilen
tepkiler kişinin zorluklarla baş edebilme gücü ile ilişkilidir. Kimileri
böyle bir durumda kendisinin ne gibi sorumluluğu olduğunu ya da sonucun
oluşmasında kendisinin nasıl rol oynadığını araştırırken, bazıları da
olanlardan bütünüyle başkalarını sorumlu tutar. Toplumda yaygın görülen
tepkilerden birisi de olup biteni, “bir sorumlunun” olmadığı kadere
bağlamaktır. Olumsuz sonuçlanan bir olayda kişinin yaşanılanı olduğu
gibi kabullenmesi, özsaygı ve değerlilik duygusunu yitirmeden kendisine
eleştirel bir gözle bakabilmesi için belli bir psikolojik olgunluk
gerekmektedir. Kader ise bağımsız davranamayan, inisiyatif kullanamayan,
kendine güvenemeyen, kendini güçsüz gören, kısaca benlik gücü belli bir
olgunluk düzeyine ulaşamayan kişiler için sığınılacak güzel bir
limandır. Sığınılan bu limanda ne sorgulama, ne değiştirmeye, ne de
değişmeye çabalama bulunmaktadır.
İslam dininin temellerinden biri olan kadere inanmak,
toplumumuzun yapısına işleyen, insanların günlük yaşantısında önemli yer
tutan ve yaşantılarını biçimlendiren önemli bir olgudur. Kuramsal açıdan
bakıldığında kaderin tartışılacak bir çok yönü olabilir; fakat bu yazıda
kaderin günlük yaşamda nasıl bir işlev gördüğü irdelenmeye
çalışılacaktır.
Sözlükler incelendiğinde kader kavramının anlamı; yazgı,
alınyazısı, bütün canlılar için yaratıcının önceden belirlediği ve
değiştirmenin olası olmadığı yaşantılar olarak açıklanmaktadır. Kader,
şans, baht, alınyazısı, yazgı, talih, felek ve mukadderat, birbirinin
karşılığı ya da eşanlamlı olarak tanımlanan sözcüklerdir. Ancak günlük
dilde bu sözcükler eşanlamlı olarak kullanılmamakta, aralarında küçük
-belki de büyük- farklar bulunmaktadır. Ancak hepsindeki ortak nokta,
kişinin istenci dışında gelişen olayları anlatmak ya da anlamlandırmak
için kullanılıyor olmalarıdır. Genel olarak bakıldığında şans ve talih
daha çok olumlu yaşantıları; kader, alınyazısı, felek ve mukadderat ise
olumsuz yaşantıları ifade etmek için kullanılmaktadır. Kullanılan "şansı
yaver gitmek", "insanda çirkin şansı olacak", "kaderde bu da varmış",
"kaderi kötü yazılmış" ve kamyon kasalarının arkasında sıkça görülen
"kaderimse çekerim" gibi deyimler de bu farkı yansıtmaktadır. Piyangodan
büyük bir miktar para kazanan kişi "şanslı bir adam" iken, başına bir
felaket gelen kişi ise "kaderi kötü yazılmış bir kişi"dir.
Kaderin kuramsal olarak yüksüz bir anlam taşıması gerektiği
göz önüne alınırsa, olumsuzluk yüklü olmanın neden
kaderin kaderi olduğu açıklanması gereken bir durumdur. Kaderin
yüksüzlükten olumsuzluk yüklü bir kavrama
ve toplumun bir gereksinimini karşılayan bir düzeneğe dönüşmesi,
kuramsal anlamından başka bir işlev gördüğünü göstermektedir.
Yaşamda, istencimiz dışında bir çok olayın geliştiği
yadsınamaz bir gerçektir. Bu olaylar, iyi ya da kötü sonuçlar
yaratırlar. İnsanlar, yaşamdaki belirsizliğin verdiği bunaltıdan
kurtulabilmek için, kendi istençleri dışında gelişen bu olaylara bir
anlam verme ya da neden bulma çabası içine girerler. Bu noktada kader ve
şans gibi kavramlar ortaya çıkar. Her ikisinde de kişinin kendisinin
dışındaki bir güce yaptığı gönderme bulunur. Şans genellikle olumlu
yaşantılarda seçilen kavramdır ve yaşanılanlar bir bunaltı
yaratmadığından daha çok bir ödül gibi algılanır. Kader ise
olumsuz sonuçlanan yaşantılarda gündeme gelmektedir. Yaşanılan deneyim
hem bir nedene bağlanmalı, hem de kişinin bunaltısı giderilmelidir. “Kaderim
böyleymiş” diyen kişi, yaşantısındaki kendi
sorumluluğunu görmemekte, olup bitenden bir başka gücü (tanrı, kader)
sorumlu tutmaktadır. Bu yaklaşım biraz incelendiğinde, kaderin kişinin
karşılaştığı sorunlarla baş etmede kullandığı bir yönteme dönüştüğü,
yani psikolojik anlamda bir savunma olarak işlev gördüğü görülmektedir.
Olumsuz bir olay yaşandığında kişinin karşı karşıya kalacağı
iki olası durum engellenme ve/veya kayıptır. Bu engellenme ve/veya kayıp
yaşantılarının kişide ortaya çıkaracağı duygular arasında
kızgınlık/öfke, bunaltı, çöküntü, değersizlik, çaresizlik sayılabilir.
Yaşananlarda kişinin kendisinin sorumluluğu olduğunda bu duygular daha
da katlanılmaz bir boyut almaktadır. Kader tam da bu noktada kişinin
kendi sorumluluğunu yoksaymaya ve ortaya çıkan
katlanılmaz duygularla baş etmeye olanak sağlamaktadır. Yaşantısı ve
onun duygusal sonuçlarıyla baş edemeyen kişi
yaşantısını başka bir biçime dönüştürür. Karşı karşıya olduklarını
olduğu gibi kabullenerek işleyebilecek psikolojik donanıma sahip olmayan
bir kişi için bu dönüştürme sonuçlara katlanabilmeyi sağlayan bir
zorunluluktur bir yandan da. Sonuçta ortada kişinin denetleyemediği,
dönüştüremediği ve teslimiyetçi bir kabulleniş ile yaşanan bir yaşantı
kalır.
Daha ayrıntılı incelendiğinde psikolojide tanımlanan bir çok
savunma düzeneğinin ortaklaşa işlemesi sonucu kader yaşantısının ortaya
çıktığı görülmektedir. Savunma düzenekleri, çatışma ve bunaltıya karşı
psikolojik dengenin korunabilmesi amacıyla benliğin kullandığı
bilinçdışı nitelik taşıyan zihinsel işlemlerdir. Kaderde kullanılan
savunma düzenekleri arasında bastırma, mantıksallaştırma/neden bulma,
yansıtma, yadsıma, yer değiştirme gibi savunma
düzeneklerinin bulunduğu söylenebilir.
Bastırma, dürtü, anı, istek, duygu ve deneyimlerin
bilinçdışına itilerek orada tutulmasını hedefleyen bir savunma
düzeneğidir. Benlik kadere bağlanan yaşantılarla ilgili anı ve
duyguları bastırmaya, unutmaya çalışır; fakat bütün diğer savunma
düzeneklerinin temeli olan bastırma düzeneği yetersiz kaldığından benlik
anı ve duyguları bilinçdışına itebilmek için diğer savunma düzeneklerini
de kullanmak zorunda kalır.
Yadsımada benlik kendisi için tehlike yaratacak anı ve
duyguları yoksaymakta ya da görmemektedir. Kader olarak yorumlanan
yaşantı ve duygular ile baş edemeyecek olan benlik bunları yadsıyarak
yoksaymaya ya da görmemeye çalışmaktadır.
Günlük dilde "bahane bulma" deyimi ile açıklanabilen
mantıksallaştırma/neden bulma savunma düzeneğinde benlik, acı ve bunaltı
veren yaşantıyı mantıklı ve toplumun onayladığı biçimde açıklamaya
çabalamaktadır. Bu açıklamalar akla yatkın gibi görünür, fakat kişinin
kendisini ve çevresini kandırmasından başka bir şey değildir. Kader
diyerek açıklanmaya çabalanan bir yaşantıda mantıksallaştırmanın
kullanılması ile kişi sorumluluğundan ve onun ortaya çıkarabileceği
duygulardan kurtulmaya çabalar, olup bitenler kişinin kendisinin
dışındaki başka şeylere bağlanır. Yaşantı bir yandan bir bütünlük içinde
yeni bir anlam kazanmakta, öte yandan da kişi toplumun onay verdiği bir
yolla, kötü yaşantısının sorumluluğunu yaratıcısının önceden belirlediği
yaşantıya malederek varoluş sorumluluğundan kaçmakta ve bunaltısını
azaltmaktadır.
Kullanılan diğer bir savunma düzeneği de öfkenin hedefini
değiştiren yer değiştirmedir. Kişi kaderine sövüp sayarak yaşadığı
kızgınlığı/öfkeyi kadere boşaltmaktadır. Olumsuzluk içeren ya da zarar
verici, kişiyi zorlayıcı bir deneyimde, kişinin olayın sorumlularına
karşı (kendisi, çevresi ve yaratıcı) öfkelenmesi beklenen bir durumdur.
Yaşananlar kader diye yorumlandığında, kişi bütün bu öfkesini olup
bitenden sorumlu olanlara değil kadere yönelterek, onlara yönelttiğinde
ortaya çıkabileceğini varsaydığı sonuçlarından kurtulmaktadır. Yaşanılan
kötü deneyimler ya da gerçekleşmeyen beklentilerin kişide yarattığı
öfke/nefret, yaratıcıya yönelemeyeceği için, burada ustalıklı bir
şekilde kaderi yazan yaşanılanlardan sorumlu tutulmayarak, öfke kadere
yöneltilmektedir. Yaşananların onun tarafından bir sınanma olduğu
şeklinde mantıksallaştırma öfkenin kadere yöneltilmesini kolaylaştırır.
Sonuç olarak öfkenin hedefi adeta nesnesizleştirilmektedir. Kader ve
şans bir arada düşünüldüğünde kaderin daha fazla dinle
ilişkilendirilmesi yaratıcıya duyulan gizli bir öfkenin işareti
olabileceğini akla getirmektedir.
Kötü yaşantıların kaderle ilişkilendirilmesinde kullanılan
diğer bir savunma düzeneği yansıtmadır. Yansıtmada dürtü, anı ya da
duygular, dışarıya aktarılıp, yansıtılıp, dışarıdaymış ya da dışarıdan
kendisine yöneltiliyormuş gibi algılanır. Olup bitende kişi kendi
sorumluluğunu ve olası olarak da ortaya çıkan öfkesini kadere yansıtarak
bu duygulardan kurtulmaya çabalamaktadır. Yaşanılan kötü deneyim, her
şeyi önceden bilen ve belirleyen yaratıcıya karşı öfke duygusuna yol
açacaktır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu bunaltıyı
azaltmayacak, aksine arttıracaktır. Bu noktada benlik, bu duyguyu
yadsıyıp ardından da "bana kaderimin bir oyunu mu bu" diyerek, kaderin
(belki de bilinçdışı süreçte yaratıcısının) kendisine kızdığı, nefret
ettiği ve bu nedenle cezalandırdığı şeklinde yansıtır. Bu şekilde
bunaltı giderilmeye çalışılır.
Doğada ve yaşamda istencimiz dışında gelişen olaylarda
kişinin kendi sorumluluklarını/çatışmalarını görmesi kolay
katlanılabilen bir şey değildir. Kader, "edilgin, inisiyatif
kullanamayan, kırılgan, güçsüz, bağımlı" nitelikler taşıyan kişilere
bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde başedemedikleri yaşantılarla
başedebilme yolu açmaktadır. Bu yaşantıların yaratabileceği değersizlik,
çaresizlik ve suçluluk duyguları ile baş edilmesine
olanak sağlar. Kadere bağlama, "teslimiyet"i, "kabulleniş"i, "çaresizlik"i
ifade etmektedir. Bir bakıma kader, varolma sorumluluğunu üstlenemeyen,
yetersizlik ve eksikleriyle yüzleşemeyen kişilerin, bedelini kendilerine
yabancılaşma ile ödedikleri bir kaçıştır.
Kader
bir savunma olarak incelendiğinde, insanımızın kendini ve dünyayı
algılayış şekli hakkında fikir vermektedir. Toplumumuzda gördüğü işlev
göz önüne alındığında, kaderin bir kısır döngü olduğu görülmektedir.
Döngünün bir ucu kendini "güçsüz, çaresiz, bağımlı, kabullenici,
teslimiyetçi,..." bir kişi olarak gören yapı, diğer ucu ise kendini
doğuran, toplumsal yapıyı ve kişiyi biçimlendiren süreçtir.
KAYNAKÇA:
1.
Gençtan E (1997), Psikodinamik Psikiyatri Ve Normaldışı Davranışlar, 13.
basım, Remzi Kitabevi, İstanbul.
2.
Öztürk M O (1997), Ruh Sağlığı Ve Bozuklukları, 7. basım, Hekimler Yayın
Birliği, Ankara.
E.
Oryal Taşkın -
Erol Özmen
Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı